Yüzlerce arkadaşım ile birlikte kumun altında güneşin bizi kavurup, kum içi böceklerine lezzetli omletler yapmasını bekliyorduk. Geceyi bekliyorduk. Ben yolu biliyorum... Karanlığın en parlayan ışıklarına doğru gitmemiz gerekiyor, Normandiya çıkarması gibi... Vakit yaklaştıkça heyecandan kabuğunu kıramayıp havasızlıktan gömülü kalanların son tiz çığlıklarını duyuyoruz, bu bize çıkma vaktinin geldiğini hatırlatan anons gibi... İlk benim çıkmam gerekli, çok heyecanlı...
Dizime kadar suya girmiş vaziyetteyim ve sayıyorum. Gayet yeterli bir sayı, yüzüyor. Kumsaldan gelen o kalabalık uğultusu azaldı. Almanlar en cesurlarımızı avladı. Hayat her zaman bir adım geriden gelenlere kucak açıyor. Ayışığından yansımayan gölgemi bir tek ben görebiliyorum artık denize vuruyor ve benim insan kıyafetlerimi giyme vaktim geldi. Yıllardır sahiplendiğim bu yol gösterici göreve karşılık, kaplumbağalar bana sadece bir tek dileğimi gerçekleştirebileceklerini söylediler. Suya son bir el teması yaparak kumsaldayım... İnsanlığın ilginç yanlarından biri, güneşin doğmasına yaklaşan vakitlerde garip bir serinlik ve o serinliğe karşı kabaran memeuçları. Kumsalın arkasındaki yerler benim gibi arada bir yemek yemesi, yıkanması, öpüşmesi, sevişmesi, ağlaması gereken insanlarla dolu.
Denize yakın yaşamayı seçenlerin daha güzel ve rahat olduklarını ilk “Kaplumbağa Kongresi” için Arakna’ya gittiğimde anlamıştım. İnsan kıyafetlerini ilk giyişimdi ve kuş olmayı seçenlerin kahkahaları altında saatler süren susuzluk ve terleme nöbetleri ardından, denizin çok uzağında, sıcak, kaba ve renksiz bir kocaman ev yığınının arasına gelmiştim. Kongre başkanı Vurualt, 1111 yaşında, desenleri solmaya başlamış, konuşması yavaşlamış bir Opsilen Kamlumbağası idi. Benim soyumdan. Burada bu kongreyi uzun uzun anlatmayacağım. Konuşmaların 74 saat sürdüğünü ve dışarıda bekleyen etcil hayvanların heyecanlı kükremelerinin altında bitirmemek için elinden gelenin yapıldığı bir toplantı. Bana güney Akdeniz kıyılarının doğum koruyuculuğu görevi verilmişti. Çok onur verici bir görev. Çok zor ve hiç bitmeyen. Kongerinin kapanış partisini beklemeden insan kıyafetlerimi tekrar geçirdim ve kendimi bu kuru havanın içine bıraktım. Kalabalık, geniş caddelerde rengarenk kıyafetli insanların önüne geçilmez bir uğultusu vardı. Algılamam çok zor oldu ama sanırım denizden uzak insanlar daha çok bağırarak konuşuyorlar. Kendimi tekrar kendi kumsalıma götürebilmek için güneşi iki kere yarım görmem gerekti.
Yürüyorum, çok zevkli. Teknemi bıraktığım barınaktaki ustayı aradığımı söyledim ordaki çocuklardan birine. Koşarak gitti geldi, düştü kalktı... Ödemeyi bir kasa Akdeniz Orkinosu ile yaptım. Bunları nasıl yakaladığım ve çok derinlerde yaşamalarına rağmen bu kadar çoğunu nasıl yakaladığımı sordu. ‘Ben bir derin deniz kaplumbağasıyım’ dedim. Güldü, sadece iki dişi vardı. Tekneyi alıp limana doğru yelken açtım. Limana motor ile girmeyi hiç sevmiyorum çünkü iskele ayaklarına yapışmış midyeler bu gürültüden rahatsız olurlar ve etleri gerilir. İki yaşına kadar bir kaplumbağanın temel besini midyedir ve lezzetsiz bir çocuk nesline bari ben sebebiyet vermeyeyim. Limana bağladım teknemi, karnım açıktı. Gizlice ağzıma birkaç yaprak Essanense yosunu attım. Kapı görevlisine bir selam ve artık insanların arasındayım. Yürüyorum, hala zevkli.
Güzel bir koku var bugün havanın içinde dolaşan, yağmurun ardından uyanan yeni dünya gibi, bebek gibi ve az önce burdan geçmiş. Kokulara karşı saplantım var. Güzel bir kadının kokusu, yağmurun kokusu, kumsalın kokusu, rüzgar ve tabii ki deniz kokusu... Yaşam elementlerim bunlar. Bir kokuyu takip etmek, insan cinsi için belki de farketmeden yaptığı içgüdüsel bir döngüleme. Kaplumbağaların her sene, aynı vakitlerde, bucaksız denizde bu sapsarı, cennet kumsalı bulmalarının nedeni de koku. Kaplumbağaları sevenlerinde aslında aldığı fakat farketmediği koku da yaşam kokusu. Kaplumbağa insanlara sadece hayatı ifade ediyor. İnsarlarda bize ölümü. Zavallıca öleceğini bilmeleri ve buna karşı ölümün sadece bir nefes ile yıkabileceği çelik, beton ve sıkıştırılmış ağaçtan duvarlar örmelerine bizler kumların altından başlayıp, denizlerin derinliklerine bıraktığımız kabuklarımızla gülüyoruz. Kaplumbağalar güler hem de çok...
Bu aldığım güzel koku da gülen ve güzel gülen bir insana ait. İnsanlar güldükçe ve çokça güldükçe saçları, bacakları, elleri, dudakları ve göğüsleri güzelleşir ve en delice olanı da aldığım kokunun içinde hepsini ayırabiliyorum. Sabırlı olmak ve zamanını beklemek konusunda galiba başarılıyımdır. Görevim gereği heyecanla kumsala tırmanmaya başlayan, yumurtalarını bırakma heyecanı ile çizik gözleri iyice daralmış dişilere yol göstermek beni birşeyi yapmaya koşullanmış canlıların eninde sonunda bunu yaptıklarına ikna etti. Zaten farkettim ki aslında istemek, çok istemek ve yapmak arasında hazsal olarak çok fark yok. Teknemin adının ‘Saçma’ olması da bundan. Sadece rüzgar ile dünyayı dolaşabilmek varken, sadece yağmur ile arınabilmek varken, sadece deniz ile bütün kötü düşünceleri silebilmek varken bütün bunları yapmak için denizden uzaklarda, kupkuru bir ciltle aylarca, yıllarca kim için, ne için olduğu belli olmadan çalış çalış, yarış, karış. Saçma işte asıl manyağı benim aslen kaplumbağa olmama rağmen insan kıyafetini giyince bu salak döngüye, martı ağzından kumsalın ortasına düşen ceviz gibi gömülmem. Bu koku bana güzel şeyleri hatırlatıyor. Ne ilginç kumsala doğru gitmiş, benim yolum üzerinde... bulması zor olmayacak sanırım.
Geceleri tekne ile açılırım genelde, gizlice kıyafetlerimi çıkarırım, kabuğumun sertleşmesi ile dönüşüm tamamlanır. Denize dalarım ve dostlarımdan bazılarını ararım. Yıldızlardan yansıyan ayışığının yettiği derinliklerden daha da derinlere, serin suların içine inerim, genç kaplumbağaları izlerim. Akdeniz’in bize sunduğu bir nimet olan Essanense yosunundan toplarım. Eski sevgililerimi de arada bir görürsem ki çok zor belki imkansız geceyi tamamlar tekneye geri çıkarım. Sonra bir elim yelkenin ipinde diğerinde beyaz şarap şişesi ile rüzgar kovalarım. En ıssız koylara girerim bu sefer insan olarak dalarım serin sulara. Sırt üstü zifir karanlıkta yıldızları izlerim. Bir keresinde yıldızların hepsinin aynı anda kaydığını ve dünya sularının göz açıp kapayıncaya kadar yer değiştirdiğini anlatmıştı Vurualt. Ona da dedelerinden gelen bir öyküymüş. Nerdeyse üzerine çıkılıp, yumurta bırakacak kara parçası kalmamış. Bizim çocuklarımız ilk önce güneş sıcaklığı altında, toprak elementleri ile beslenmeliler ve denizi kendileri bulmaları gereklidir. Ama o zamanlarda sadece en cesur öncüler, onlarca metrelerce dalgaları kovalarak kendine sığınacak yer arayan denizin içinde yüzmeyi başarabilmiş ve yıldızlar tekrar sabitlendiğinde son nefeslerini bu kumsallarda vererek türümüzün devamını sağlamışlar. Sonra güneş ve ay tekrar aynı döngü içinde müziklerine devam etmişler. Zihnimde milyonlarca yıldan beri gelen bilgiler, insanlığın karmakarışık mirasları ve bugün aldığım kokunun sahibi hakkında kabuksuz fantaziler ile geçen saatlerden sonra tekneye çıkıyorum.
“Tonight’s gonna be a good night... Tonight’s gonna be a good night...”
Aynadaki yüzüme birden bunları söylemek istedim, ıslak saçlarımı küçücük havlu ile kurularken... Hayatta herşey siyah-beyaz kadar keskin ayrılıklara ait olmalı... Ben çok ikiyüzlü biriyim, yaratılış... birazda kendi isteğimle.. hem kaplumbağa, hem riyakar bir insan... Bu kadar keyifli iken kendim hakkında ezici bir ağlama seansı yaşamak sadece insan suretimin bir eseri... Ben denizin içindeki karanlıkta yolumu bulabilirken, ayışığı altında aklıma yapışan o koku yüzünden şu an bilmediğim bir Akdeniz koyunda bütün yelkenleri indirmiş vaziyette küçücük aynaya bakıyorum... Artık gitme vakti... Çok uzaklara... En uzaklara bile gitsem yılın bazı zamanları kumsalıma dönmem gerekiyor. Özgürlüğümü bir süre ertelemem gerekli...
Aynı çok yüzyıllar önce doğudaki bir kralın onlarca metre yükseklikte ve millerce uzunlukta devasa duvarlarla çepeçevre kapattığı yapay cennetindeki en güzel meydanının, en güzel çeşmesine günün birinde gelip, korkudan çıt çıkarmayan halka nispet eder gibi özgürlük şarkısı ıslıklarını esirgemeyen Harko’nun hikayesi gibi... Kral bu kadar rahat davranan ve gökyüzünün mavisini içine çeker gibi başı hep yukarı kalkık bu kişiyi yakalayıp yaka paça önüne getiren korumaları sert bir dille mahiyetinden kovar. Ona sorar nasıl bir cürettir bu? Sessizlik çeşmesinin kutsal su sesini basit bir insanoğlu ıslığı ile bölmek... Harko’nun cevabı biz kamlumbağa zamanı ile yaşayanların her zaman aklındadır. Ben pantolonu olmayan bir denizciyim, çok güzel bir melodiyi söyler dururum, rüzgarın beni götürdüğü yere giderim, sonsuza dek özgürüm, siz?
Kral heybetle ayağa kalkar ve Harko’nun gözlerine bakar ve hava kararınca limana gelmesini emreder... Hava kararana kadar Harko’yu bir mezbelelikte hapseder işgüzar afikilar (sarayda kralın sadık hizmetçileri). Hava kararır afikilar ve kral limanda beklemeye başlar, kral bunu ilk defa yapmıştır. Birini beklemeye koyulur, yüzünde vereceği cevabın hazırlığını yaparken... Afikilar nasılsa gelmeyecek olan kafakarışıklığı sebebinden dolayı sinsi gülümsemeler atarlar birbirlerine. Birden karanlığın ortasında deniz köpürür, ıslak dudaklarını elleriyle kurulayan Harko, çeşme başında çaldığı melodiyi dökmeye başlar. Afikilar dehşetle birbirlerine bakarlar, kral bu arada afikilara döner ve elinde Harko’yu hapsettikleri mezbeleliğin anahtarını sallar. Harko kıyıya çıkar, kral ve Harko yanyana dururlar. Afikilar oracıkta idam edilir. Anahtarı denizin uzaklarına atar kral ve Harko’ya kenti içerisinde istediği gibi dolaşabileceğini, denizinde istediği kadar yelken açabileceğini, sarayında istediği kadar kalabileceğini söyler. Ama cevabını dinlemesini ister. Ben toprağın efendisi, havanın sahibi bir kuklayım, çaldığın melodiyi yıllar önce babamı boğarken unuttum, rüzgar ben istemezsem esemez ve özgürlük benim için çok uzakta... Harko kralın omzuna elini koyar ki bu hareket yedi düvelde yasaktır. Sonra kralın başındaki sarığı alır ki bu evren üzerinde bir canlı için vahim bir davranıştır. Sarığı kendi başına koyar ki bu sınırları çoktan geçmiş bir ölümlünün son dakikalarına benziyor. Yüzüne dökülen saçlarını tarar ve son sözlerini söyler çünkü bir dakika sonra kralın korumaları tarafından başı vurulur. Son sözleri genelde herkes tarafından farklı yorumlanır ki benim en sevdiğim ve öyle olmasını istediğim “senin gelmişini geçmişini skiim”dir. Ama genel kanı “emret, özgürlük son bulsun”dur. Harko kral için kendi özgürlüğünü sonlandırtır. Kendi ölümünü emrettirmek özgürlüğü... Harko’nun bu bazen saçma gelen hikayesi beni kumsalıma gelene kadar ayaz rüzgarlar arasında yelkenlenirken idare etti. Teknemi limana bağlarken hala benim final cümlemin bu hikayeye daha yakıştığını iddia edebiliyordum.
Teknemi limana bağlarken birşey daha oldu. Şen bir kahkaha geldi kulağıma, çok uzaklarda olmayan. Karanlığın içerisinden gelen onlarcasının arasından sıyrıldı. Çabuk hamlelerle teknemden iskeleye atladım. Şuursuzca koşuyorum. Kalabalığın içine daldım. Bir daha duyarsam yerini kesin bulabilirim eminin. Bir kere daha güldürün, birisi yere düşsün, biri birşeyler yapsın. Fakat bu insan kalabalığı yaklaştıkça gürültülerinin derecesini arttırmayı sever. Bağlantım koptu hissettim. Kumsala iniyim. Serin kumlara çıplak ayaklarımla izler bırakarak suya kadar yürüdüm. Dizlerime kadar suyun içerisindeyim. Hep olduğum gibi... Harko gibi siyah gökyüzüne bakıyorum ve krala benim demesini istediğim sözleri fısıldıyorum... Yaradılışımla ilgili şüphelerim mi var ne? Kaplumbağa kendini sorgulamaz, bu aptal insan kıyafetlerimi bir an önce çıkartmalıyım. Sessizliğin tam içine doğru...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder