Hayattaki tek gayesi gelmiş geçmiş en başarılı masa tenisi oyuncusu olmak gibi saçaklı bir yola girmiş, ergenliğin amorf gelişimi başlamış vücuduna bakımı az da olsa hor gören bu çocuk, kolları ve beyni arasındaki bağlantıyı en üst seviyede başarıyla uygulamasıyla benim sempatimi kazandı. Gerçi masa tenisi ne kadar zor olabilir ki...
Sanırım bol oksijenli, uzak dağ köyü yaşamı ve kendine uzak görünen bu durumu gerçekleşecekmişcesine sahiplenmesi... Hayatına kattığı refleksif yapısala bakın. Hiçbir eğitimin, insanı belki de ulaştıramayacağı mutlu aydınlık ya da ardında yapamamanın bırakacağı kutlu karanlık ama her halükarda anarşistce savunulan hayat gerçeği. Hayatının iplerini kendine bağlamak için seçilen yaş. Belki de rüya ile gerçeğin oralarda ayrımı yapılmaz. O da bu gelenekten sarkarak tutunduğu ağacı bana doğru sallarken, ben hışırtıların arasında gizli olan kendi hayal melodimi zor da olsa seçmeye çalışıyorum.
Standartları yüzyıllar önce belgelenmiş taşra. Her zaman sessiz bilgeliklerin asıl ekilip, biçildiği yer. Yaşlanmak yok ama ölüm ani. Doğum çok ama hayat fani (iğrenç!!!). Horoz sesiyle doğan güneş, abartısız, görücü usulü sevişmelerle ay ve yıldızlar için karartır semaları. Hayvanlar ve insanlar birbirlerine bakıp bakıp nasıl eğleniyorlardır buralarda. Bu çocuğunki de, şaraplar veren bağların arasında, şaraplar tüketilip en güzel müziğin patladığı yanardağın yamacında kurulu, yüzelliyedi haneli, tek camili bir Ege Köyü. Tavuktu, köpekti dolanır ortalarda, eşekti, inekti şenlendirir kuru güneşin altında toprağı. Buraları da tanrı yarattı ve yeterince uzak onu tanımamazlıktan.
Haydi namaza sesleri arasında, hızla kapatıp evin kapısını, elinde bozuk bir çizimle marangoza yol alır çocuk (Hadi artık adı da olsun, Yakup). Bir ansiklopedi de bulmuş masa tenisi masası ölçülerini, yaptırıp marangoza, kasabadaki okulun spor hocasından rica-minnet bulduğu raket artı top ile başlar efsanevi kariyerine. Marangoz bakınca çizimlere hemen tamamlar aklından projeyi, sunta üstüne macun, cila, beyaz boya ile çizgiler, zaten Yakup'un pedere borçlu, iki güne hazır masa. Sevinçten Yakup Efendi aynı hızla top sahasına, bağıra çağıra arkadaşlarına anlatır durumu. Bir vaybeleme onlardan iyice kendine güven deposu fullo. Ama sahayı tararken gözleri diğer arkadaşlar için, rakip gerekir sporda, gelir aklına. Uzakta, sahanın kenarında, yamuk futbol topuna pek de merak sallamayan bir sarışın bomba görür gözleri. Eteklidir kendisi. Daha önce sadece kalabalık arkadaş arası laf atmalarla yanaşabildiği bir hanım kız. Sanki başlaması gereken bir ergenekon arkadaşlığı için geçerli bir sebep dolanıp, koca sahada ikisini bağlayan bir esinti oluşturur. Cesaretle uzaklaşıp, tozlu, terli topçulardan, ağaç gölgesinin altında, sevimli uçuşan saçlarının arasından birden ona bakan, iki iri mavi soru görür. Yaklaştıkça artar kalbinin sesi, nefes alabiliyor ama geri veremiyor neyse... Girince Yakup gölgeli alanın içine, ee artık vaktidir konuşmanın. Kızımız (Derya), sanır ki saçmadan bir yakınlaşma konuşması gelecek, daha yeni çıkmaya başlayan memelerinin yüzü, suyu hürmetine. Ama Yakup'un aklı başka yerde, gerçi kız da güzel. Masa tenisini biliyor musun??? Tabii ki anlamadı ve çok tatlı bir -ne- cevabı gelir geri. Masa tenisi, pinpon da derler hani, allahım niye gözlerinin içine içine bakar ki kızlar konuşurken. Biliyorum. Çok net. Biliyor. Çok mu çabuk olur eğer bende raket var masam da iki-üç güne hazır falan dese ki oldu da. “Adın ne?” der Derya, Yakup. Ben seninkini biliyorum, Derya der Yakup. “Olur” oynarız ama iyi bilmiyorum, ne güzel bir olumsuz cümle. Ben sana öğretirim ve arkasından Derya'dan gülümseme. Artık gölgeli alan da ısındığına göre Yakup'a vücudu söyler gitme vaktini. “Ben seni bulurum”. Bu çocuk gerçekten başarılı bir insan artık gözümde.
Son haydi namaza sesleri arasında, yemek sofrasının başı. Derya'nın heyecanıyla birkaç koca lokma ile mideye indirilen sebzelerin ağırlığı, masanın başına mıhlar Yakup'u. Herkes kalkmış masadan, hatta masa toplanmış. Derya ile konuşulmuş 3-5 cümle arka arkaya akar saçlarının altından. Peki, bu gece nasıl uyur bu çocuk, daha karnını ağrıtanın ne olduğunu bile bilmezken. Yüzünde mutluca bir sırıtma ile "Baba, masayı marangoz halletcekmiş" ama peder koltukta gitmiş bile. O zaman tekrar Derya hayallerine geri dönüşüm. Niye aklımdan çıkmıyor Derya'nın yüzü, niye Yakup'un yüzü o andan beri daha bir hareketli, kırmızımsı. Hayata dair cevapların aranması başlıyor Egeli Yakup için. Herkes uyumuş, evde çıt yok, Yakup, ayaklandı en sonunda masanın altından. Yatağına yönelir gibi olur ama o garip iç-karışıklık yerle paralel kılmaz bedenini. Ya, nedir bu be. İçgüdüsel aklı kayar mutfağın yanındaki küçük kapıdan geçilip, girilen alçak tavanlı, ev yapımı peygamber suyu ambarına. Elinde fener, kapıyı aralar, neredeyse nefes bile almaz, ses vermez olur. Bir testi durur, yarılanmış, belli ki ellenmiş. İçini koklar Yakup, koku güzelmiş di mi? Bardak yok yakınlarda, içindeki sıkıntı iyice ısınır, yanaklarına kan basar, daha bir yudum bile değmedi diline, damağına. Gözler duvarda sabit ama gördüğü rüzgarlar, kokular, söylediği cümleler. Derya... ve bir koca yudum, yine aceleci davranır Yakup. Ağzının kenarından yarısı yerde, üstünde içtiğinin. Tadı da güzelmiş, acı ama güzel. Acı havuç gibi bir şey, diş macunu gibi. Bir yudum daha. Derya yakınlaşıyor duvardan yüzüne. Biraz daha, testi hafifliyor. Yakup'da ağırlaşıyor. Testi boş, dakikalar içinde. Her yudum ile yaklaşan Derya artık içinde. İçindekine nasıl dokunsun. Bir de oturması lazım geliyor. Canı daha da istiyor tabii. Fenerle bir küçük mekan araştırması ve işte fıçılar. Sadece üç tane... Peder kendine ayırmış. Açılmamış ama bir cesaret var Yakup'ta, testiyi tutup musluğun altına... Yarım saat oldu mu buraya gireli bilmem ama çocuk fena. Artık yerde oturmuyor, uzanıyor. Derin nefesler alıp, veriyor. Gölgeliğe doğru çekerken bacakları ilk ergenliğini, aynıydı bedeninin tepkileri boşluğa. Derya uzuyor, kısalıyor ama gitmiyor. Bir koku geliyor, taze, heyecandan yanacak Yakup'un alnı, karnı. Bir esinti daha. Kırmızıydı, mavinin en güzeliydi derken soğuk ama hemen ısındı yine. Mideden bir sıkıntı. Yerden kalkmak istiyor ama başka bir ses peydahlanıyor kafasının içinde. Bir buçuk testi, güzeller güzeli şaraptan, içinde tortusuydu, tozuydu hepsiyle birlikte. Evin en karanlık ve soğuk yerinde, Derya hayalleriyle geçiyor gece. İşte hayat be. Yakup, ne zaman uyudu, ne zaman uyanır. İki ezan arası, gözü açık rüyalarla. Her şey başlıyor artık. Yaşasın Yakup...
Üç gün, bir ay gibi geçer Derya'yı görmeyince. Anlamadı hala niye bu kadar aklında hep. Giderken masayı teslim almaya marangoza, elli adımlık yolda, binlerce görsel hayal, festival açılışını yapar, curcuna, şatafat, bini bir para. Göz gözü görmez... Masa biraz benzemiş, işini görür ama. Paralel duruşunu bile hesaplamış, tozlu kaşlarını kaldıra kaldıra anlatıyor işini. Pedere selam, borcu kapasın der gibiydi. Marangozdan eve yüküyle. Avluya kurar masayı, avlu kapanır nerdeyse, baya büyükmüş. Odadan alır gelir raketi, topu ve işte ilk vuruş, file...fileyi unutmuş heyecandan. Onu da annesi ayarlamış zaten haftabaşı. Çivilenir idareten masanın kenarlarına. “Anne geç bir dur karşımda, topu bana atarsın”. Ve işte ilk vuruş... Iska bir... Topa vuramadı ama yerde bile sektirmeden hemen avuçlar, bir daha... TIK ve işte ilk vuruş. Kendine ait masasında, kendi hayalinin peşinde, anasının yüzüne doğru dümdüz. Annesi güler, topu tutamaz, yakalayamaz yerde, koca kadın, saçı başı açılır. Anne der ki, " Duvara dayasana bir tarafını". Akşam olur, hava kararalı saatler geçmiş, Tik tak sesinden Yakup kopmuş, gitmiş. Bu ne burada, bağlacıyla peder alır gelir eve Yakup'u. Yine masa başındalar, yine sebzeler. Derdini anlatmaya çalışıyor oğlan, peder ikna olmuş gibi. Anne zaten tamam, oğlu mutlu olsun yeter ona. Yaa bir de Derya olsa buralarda...
Günlerce aynı ritim, masayla aşk yaşar sankilerden. Ses artık ev ve etraf ahalisini rahatsızlığa sürüklemeye başlar mı ne. Bir kaç "Ay yeter.." inlemeleri bir yerlerden. Kafasını kaldırmaz, tınmaz da diyelim. Ama artık bedeni de bir dur der. Yine akşam olmuş, haftanın orta günlerinden birinde. Masayı katlayıp, kenara koyarken, yine o serin esinti derken evin önünden sarıların en güzelinden bir esinti akar, içeri bakıp hemen çevirir başını. Derya bu... Geçti. İki dakikalık saygı duruşu, iki dakikalık. Kıpkırmızıdır Yakup. Kıpırdayamıyor yerinden. Bir süre sonra yemek masanın başında yine ama bu sefer hiç yiyesi yok. Sabitlenmiş, arkadan bir müzik geliyor kulağına, Derya'nın hayaliyle beraber. Bininci geçişini az önce tamamlar gözlerin içinden. Her seferinde Yakup'un gözlerinin daha da derinliklerine bakar. Mavi gözleri büyür büyür ve artık Yakup için masmavi bir soğuk titremenin adıdır. Bir uyanır ki daha on dakika olmuş, yesen evladımlar, ne oldular, hastalandın mı falanlar derken Yakup kalkar masadan. Silik bir “yemiyceem”. Nerelere gitsem, kaçsam evden çıksam karanlığın ortasına. Deryaların evine gitsem, kapıyı açsa, gülse bana, evet!!! Yarın oynamaya çağıracağım, tamam demişti o gün di mi....evet....Yarın nasıl çabuk gelir der içinden, dışından. Herkes yatıverir o farkedene kadar, sende yat-t-t-t...Gözü yine kayar küçük odaya, yine kedivari sessiz iter kapıyı. Kapı kapalı, kilitli. Anahtarı nerde kim bilir. Anası bilir. Babası bilir. Babası bilmiş zaten gireni. Kapıya da herhalde bir on dakika bakar öyle açıl diye yalvarırcasına. Açılmaz kapı. Geçmez olur saatler. Uflamalarla atar nefesini dışarı gece boyunca. Gece de onu atar karanlığa ama gözleri sonuna kadar açık. Kapan. Kapa. Kapanır sonunda. Derya uyudu artık, Yakup....
Uzak köylerde gecelerin gizemi üzerine anlatılan efsanevi mi nedir gibi söylenceler vardır. Yakup, o gece o belalı rüyasında sıkıntıların şimdiye kadarki en ağırlısına seyrüsefer eder. Pişman olur uyanınca, uyuduğuna gecenin ortasında. Sabaha kadar da yummaz gözünü. Ana, baba homurtusu, kardes vızıltısı arasında günü doğurur. Ezan... Uzun oldu galiba bu sefer. Sabah sabah ezan ne saçma falan derken ki döner köşeden, uykusuzluğun hıncını müezzine vurmanın ne gereği var...
Dünya uyandı sonunda. Derya da uyandı. Devam Yakup’um...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder